Beslenme,  Genel Kategori

BİLİNÇLİ VE DOĞRU BESLENME PRENSİPLERİ I

        BİLİNÇLİ VE DOĞRU BESLENME PRENSİPLERİ I

Doğru besleme vücut sağlığının ve canlılığının idamesinde çok önemli bir rol oynar. Doğru yeme ve içme, özellikle açık havada yapılan yürüme ve diğer fiziki hareketler ve stresi az bir yaşam biçimi sürdürülmesi ile desteklenmiş olarak, bir alışkanlık haline gelince, vücut kendi kendini koruma ve gerektiğinde kendini iyileştirme yeteneğine sahip olur ve devamlı olarak da kendini sağlıklı tutar.

Bu yazı bilinçli ve doğru beslenme prensipleri  başlığı altında, Yüksek Mühendis, Antropolojist  ve Emekli UN/FAO -Dünya Gıda ve Tarım teşkilatı- görevlisi- Ayten Aydın, tarafından İngilizce olarak hazırlanmış ve kendisi tarafından tercüme edilmiştir. İnglizce orijinali ilk defa Haziran 2006 da “International Institute for Advanced Studies (IIAS)” in www.iias.edu  “eJournal” inde çıkmıştır.   İtalya’da yaşayan önemli bilim insanlarımızdan Ayten Aydın’ın bu önemli yazısı üç bölüm halinde bültenimizde yayınlanmaya başlanacaktır.  İnsan sağlığı ve beslenme arasındaki felsefi ilişkiyi güncel yaşamımıza uyarlayan bu eser kaçırılacak gibi değil. Mutlaka okuyun ve çevrenizdeki eş ve dostları haberdar edin. 

BİLİNÇLİ VE DOĞRU BESLENME PRENSİPLERİ I

 

ÖNSÖZ

 

İnsan beslenmesinin tarihsel kökleri, milyonlarca yıl öncesine gider, ve hem beslenme ve hem de hastalıklardan korunma ve gerektiğinde iyileştirme maksadıyla bilinçli bir biçimde çeşitli bitkilerin doğadan toplanması ve avlanma ile de beslenmenin tamamlanmasıyla başlar. 

 

Tamamen doğal koşullar içinde yaşayan insanların beslenmesi. sadece onların vücutlarının gıda gereksinmesini karşılamaktan öteye, onları hem fiziksel ve hem de zihinsel olarak sağlıklı tutmaya yarıyordu. Bu doğal beslenme biçimi, dünyanın çeşitli köşelerinde halen de mevcuttur. Doğal yaşam koşullarında beslenen atalarımız bitkilerin ve bu nedenle de doğanın büyük gücünün farkındaydılar. İnsanların bütün hastalıklarının iyileştirme yollarının doğa içinde bulunabileceği inancındaydılar.

 

Bütün eski hekimler atalarından ve büyüklerinden öğrendikleri ve de kendi deneyimlerinden edindikleri bilgi ve anlayışla yönlenerek hastalıkların tedavisinde doğal otları kullanıyorlardı. Bu doğal beslenme ve iyileştirme süreci insan evrimi ve gelişmesi boyunca ve daha sonraları da modernleşme ve küreselleşme gayretleri sırasında aşıldı ve önemli bir boyutta değişme kaydetti. 

 

Bu değişmeler, doğal olarak insan yaşamının her alanında ve onun yaşam ortamında ve daha genel olarak ta doğanın korunmasında derin ve çözümü zor kompleks problemleri de beraberinde getirdi. Bütün bunlar şimdi geri tepmeye ve insan yaşamını daha zor hale getirmeye başladılar. 

Özellikle 20. asırda, batı ekonomilerindeki gelişmeler insanların beslenme alışkanlıklarını büyük çapta değiştirdi ve çok defa negatif olarak etkiledi. Bu husus sanayileşmiş ülkelerde daha açık bir biçimde sergilenmektedir. Bu değişmeyi şimdi, çok çeşitli gıdaların eskiden hiç görülmemiş çeşitlilikte ve  boyutlarda pazarlarda bulunması ve kişilerin bunları alma güçlerinin olması ve de tüketimin reklam yoluyla da artması da desteklemektedir.  

 

Bu senaryo içinde, günümüzde alma gücü elveren ülkelerde ana endişe, artık gıda yetersizliğinden çıktı ve aşırı beslenme ve de bazı zararlı gıda maddelerinin fazlaca kullanılmasından nasıl vazgeçileceği problemine çözüm arama konusuna dönüştü. 

 

Aşırı beslenme, vücut metabolizmasının çalışmasını bozarak başta aşırı şişmanlık ve hatta obezite ile pek çok diğer kronik hastalıkların ve erken yaşlanmanın ana nedeni olmaya başladı. Günümüzde bazı gıda sanayicileri hala, özellikle çok nişasta, ağır yağlar, şeker ve tuz içeren gıdaların satışını artırmak için, daha da çok çocukları ve bazı etkilenmesi kolay insan gruplarını hedef alarak, reklam yapmaya devam etmektedirler

 

Bu tip gelişmeler, doğal olarak büyük insan kitlelerini etkilemeye devam ediyor. Bunların akisleri yeni gelişen ülkelerde de kendini göstermeye başladı. Gıda maddeleri ülkeler arasında değiş tokuş edilirken onların gittiği ülkelerin insanlarına bir zararı olur mu sorusu irdelenmiyor. Bazı ülkelerde tedavisi zor yeni hastalıkların belirmesinin yerel gıdalardan vazgeçilmesi ve yeni takdim edilen gıdaların alınmasının yaygınlaşması  yüzünden olabileceği şimdi insanı düşündüren faktörler arasında. 

 

Mamafih, bu günlerde kötü beslenmenin insanların yaşamlarında hem fiziksel, düşünsel ve hem de ruhsal alanlarda negatif etkileri olduğu düşünülmeğe ve bu konuda tedbirler alınmasına dönük araştırma ve çalışmalara yer verilmeğe başlandı. 

 

Bu bildiri, her yaşam alanında olduğu ve gerektiği gibi bu tip gelişmelerin her yönüyle incelenmesi gerektiğini ana yaklaşım olarak alarak, ya bu veya diğeri demeden mevcut durumlar arasında bir denge bulma cabası sonucu ortaya çıkmıştır. Bu araştırmada en mükemmel bir organizma ve yasayan sistem olan insan vücudu örnek olarak alınmış ve nasıl onun kendi kendini sağlıklı tutmaya çalıştığı üzerinde durulmuştur.  

 

Bu çabada insan vücudunda dolaşan kanın nasıl bir asit – alkali dengesi aradığı ve bu dengeyi bulmak için nasıl vücuttan gerekli mineralleri, bazı organların hastalanması bahasına da olsa, çekerek tükettiği düşüncesiyle vücut sıvılarındaki pH (hidrojen potansiyeli) dengesinin sağlanmasının insan sağlığı idamesindeki önemi ortaya çıkmıştır.  Bu bulgu, daha ilerde görüleceği gibi bu çalışmanın merkezini oluşturmuştur.  

 

Bu bildirinin daima erişilmeye çalışılacak uzun vadeli gayesi, insanın yeniden kendisini bulması ve yaşamını doğal insan boyutlarına getirebilmesini desteklemektir. Bu yolda kendisinin doğuştan sahip olduğu kabiliyetlerini su yüzüne çıkarmasına yardım edilecek ve kendi yaşamını sağlıklı bir akışa koyması için gerekli sorumluluğu kendi eline almasına ve kişisel bilinçlenmesine bilgilendirme ve kişisel deneyimin önemini kavratma yoluyla bir katkıda bulunmaya çalışılacaktır. 

 

Bildiride, bu maksatla insan bilinçlenmesinde ilk adım olacağı düşüncesiyle, beslenme ilk ve en önemli basamak olarak ele alınmıştır. Bu konunun sürdürülmesi sırasında edinilecek gözlem ve deneyimlerden faydalanılarak ileride analoji yoluyla insanın kişisel davranışları ve gruplar ve toplum içinde diğerleriyle işbirliği içine girme kabiliyetini pekiştirmeye yönelik konular ele alınacaktır.

 

TANITMA

Doğru besleme vücut sağlığının ve canlılığının idamesinde çok önemli bir rol oynar. Doğru yeme ve içme, özellikle açık havada yapılan yürüme ve diğer fiziki hareketler ve stresi az bir yaşam biçimi sürdürülmesi ile desteklenmiş olarak, bir alışkanlık haline gelince, vücut kendi kendini koruma ve gerektiğinde kendini iyileştirme yeteneğine sahip olur ve devamlı olarak da kendini sağlıklı tutar.

Değişik ortam ve sosyo-ekonomik koşullar ve değişik geleneklerin etkileri, ayrıca da çeşitli kişisel gereksinmelerin olacağı göz önünde tutulunca, ne türlü gıda alınması hususunda herkesi kapsayacak bir genelleştirme yapılması oldukça zordur. Ancak, bilinçli ve doğru beslemedeki prensiplerden bahsedilebilir.  Bunlar aşağıda sıralandığı gibi gruplanmıştır:

  1. GIDANIN İYİ ÇIĞNENMESİ
  2. YETERLİ SU/LİKİD İÇİLMESİ
  3. TEMİZ HAVA ALMA VE UYGUN SOLUNMA
  4. HAREKETLİ OLMA
  5. UYGUN GIDA KOMBİNASYONLARI   
  6. VÜCUTTA DOLAŞAN – tükürük, kan, idrar ve lenfler gibi –  SIVI MADDELERİN pH (ASİT/ALKALİ) SEVİYELERİNİN  DENGEDE TUTULMASI
  7. YENİLMESI ÖNERİLEN GIDALAR – YENİLMEMESİ ÖNERİLEN GIDALAR   
  8. GIDALARIN TEMİN EDİLMESİ VE HAZIRLANMASI – üretimden, pişirilmeye ve yemek işlemine kadar
  9. YEMEK YEMEYE UYGUN ORTAM VE BU MAKSATLA KOŞULLANMA   
  10. ARTIKLARIN ATILMASI

Bu prensipler kendi aralarında sıkı bir iş birliği içinde çalışırlar. Birlikte uygulandıklarında, birbirilerinin özel görevlerini tamamlayarak ve gerektiğince desteleyerek, onlardan tek tek edinilecek faydanın çok üstünde bir fayda sağlayacaklardır. Ancak bu çalışma, belirli bir prensiple ilgilenen her bir bölümün kendi içinde de bir bütün olabilmesini sağlayacak bir biçimde hazırlanmıştır. 

Bu yaklaşım tabii bir sonuç olarak da, her bir prensibin pH (hidrojen potansiyeli) ile olan ilgisini kurma bakımından, haliyle bazı tekrarlamalar yapılmasına neden olmuştur. Ancak, bu kademede, birbirlerini destekleme ve tamamlama özellikleri nedeniyle, bir prensibin uygulanmasındaki başarısızlığın diğerlerinin başarılarını da olumsuz olarak etkileyebileceğini hatırlatmakta fayda görülmüştür. 

Doğaldır ki, her kişinin özel gereksinmesi, mevcut koşulları ve imkanlarına bağlı olarak uygulamada bazı ayarlamalar yapması  gerekebilecektir. Ayrıca, bu prensiplerin uygulanmasında, yerel ve mevsimsel koşullar ile kişinin kendi doğal, sosyo-ekonomik ve de değişik olabilecek kültürel ortamının göz önünde tutulması da gerekecektir.

Kısacası, gıdanın insan sağlığını ve devamlı olarak iyi hissetmesini garanti edebilecek olan ana koşul, insan vücudunda dolaşan sıvılarındaki ve diğer tüm dokularındaki pH seviyesinin devamlı olarak optimal bir seviyede tutulabilmesi ve bunu sağlayacak bir iç ortamına sahip olmasıdır. Bu da, genellikle gerek yaşam biçimlerinin ve ortam koşullarının bu dengeyi asit tarafına itmesi olanağının daha fazla olması nedeniyle, vücut sıvılarının asit-alkali dengesinin 7.0 -7.5, veya bu değerin biraz üstünde bir seviyede olmasının aranmasına tekabül etmektedir.  Her halükarda her iki yönde de aşırı uçlara kaçılmasından sakınmak gerekir. 

Bu nedenle, pH seviyesinin nötr addedilen seviyenin sadece biraz üstüne, yani 7.0’ nin üstüne – alkali alanına – itilmesine çalışılmasında fayda görülmektedir. Her halükarda, ideal bir pH seviyesi, kendi başına, iyi bir sağlık göstergesidir. Kişinin dış görüntüsü ve hiç bir semptomu olmaması da bunu destekleyecektir. Çok defa da ana göstergedir. 

Diğer taraftan, semptomların belirmesi ise kişinin iç dünyasında bazı problemlerin, hastalık emarelerinin başladığını ifade edebilecektir. Bu durumlarda, genellikle pH seviyesi asit alanına doğru yönelir. Burada kısaca değinilen bu teori, bu çalışmanın ana dayanağıdır ve bölüm VI’da daha detaylı olarak incelenecektir.      

Vücut, yaradılıştan mevcut olan kendini onarma kapasitesi sayesinde devamlı olarak vücuttaki pH seviyesini dengede tutmaya çalışır. Bunu başarmak için de, vücut eğer sıvı ve dokularının gerektirdiği kalsiyum, magnezyum, potasyum, sodyum gibi ana alkali mineralleri, normal beslenme yoluyla veya havadan ve sudan alamıyorsa, yukarıda da değinildiği gibi, bunları vücuttan ve daha doğrusu kemik, adale ve diğer dokulardan çekerek temin eder. 

Bütün canlı varlıklar, normal yaşamları sırasında belirecek acil ihtiyaçları karşılamak ve kendilerini onarmak için yaradılıştan var olan alarm sistemlerini harekete geçirirler. Basit bir deyimle, çeşitli ve özellikle tedavisi güç olan hastalıkların kendilerini göstermeleri durumunda, eğer yeterince sağlıklı gıda hücrelere ulaşamıyorsa ve bu nedenle de vücudun kendini onarma süreci başlayamıyorsa, vücut kendi kendini yiyerek beliren acil gereksinmeyi karşılamaya çalışır. Bu acil yardım -can kurtaran- sistemi yetersiz olunca da pH dengesi kaybolur.  

Pek çok hallerde de pH değerleri asit alanına doğru gider. Bu değerler kritik seviyelere ulaşınca da -sadece sağlıklı gıda alınması yoluyla iyileştirmenin yetersiz olacağı- önemli ve tedavisi güç hastalıklar ortaya çıkar. Yani, bu prensiplerin uygulanmasında ulaşılabilecek başarının değerlendirilmesindeki hakiki ölçü, sadece laboratuar sonuçları ve onların uzmanlar tarafından yapılan değerlendirilmeleri olmaktan çok – ve daha da fazla güvenilebilecek olan -, kişinin dışarıdan gözlenebilen ve  kendisinin de ifade edebileceği fiziki, akli, ve psikolojik iyilik durumu ile gözlenebilen tatmin edici enerjik ve canlı görünüşü olacaktır. 

Bu konularda, bir yanda insan ve diğer yanda hayvanlar, daha çok da otoburlar ve de bitkiler arasında büyük bir benzerlik gözlenmektedir. İlk planda, hepsinin ortak gayesi dengeli bir biçimde beslenebilmeleridir.  Örneğin otoburlar, kendi alışık oldukları ortamda yaşadıkları sürece yazın bulabildikleri çeşitli otlarla ve kışın da bunların kurutulmuşlarıyla beslenirler ve bunlarla da iyi beslenmenin gerektirdiği bütün ana gıda unsurlarını alabilirler. 

Bu canlılar, eğer onların ortamı doğal afetlerle veya insanın doğaya kötü müdahaleleriyle bozulmamışsa, doğal olarak vücutlarındaki pH değerlerini dengeli bir seviyede tutabilirler.

Aynı şey bitkiler için de söylenebilir. Onlar da, normal ve doğal koşullarda, bütün gereksinmelerini topraktan, sudan ve havadan karşılarlar ve alışageldikleri ortamda büyürler ve gelişirler. Bu meyanda hatırlatılmalıdır ki bitkilerdeki klorofilin moleküler yapısı ve içerdiği kimyevi maddeler insan kanındakine benzer. Doğal olarak her ikisi de alkalidir. 

Yüksek seviyede gıda değerlerine sahip olup, maniple edilmemiş ve de zararlı kimyevi maddelerle yüklenmemişlerse, gıda olarak insan vücudu için gerekli tüm vitamin, mineral, ve mikro-gıdaları içerirler. Bu da beslenmede bitkisel gıdaların büyük önemini desteklemektedir. Bu konu, V. Bölümde daha detaylı olarak incelenecektir.

  1. GIDANIN İYİ ÇİĞNENMESİ

İnsan vücudunun, enerjisini optimum bir seviyede tutabilmek ve sağlıklı bir yaşam sürdürebilmek için iyi çalışan bir sindirim ve boşaltım sistemine ihtiyacı vardır.  İyi çiğneme, vücuda giren gıdanın hazmı süreci içinde ilk adım ve çok önemli bir safhadır

Etkili bir hazım sürecinin idame edilebilmesi için, bakteri ve mantar gibi zararlı parazitlerin hızla çoğalmalarının önlenmesi ve mikrop ve diğer zehirli maddelerin yok edilmesi gerekir. Bunu sağlamak için de vücudun oldukça yüksek bir alkali seviyesinde tutulmasına ihtiyacı vardır. Bu süreç, ağızda tükürük bezlerinin doğal olarak alkali olan pitiyalin enzimi salgılaması ve onun hazım işlemine katılması ile başlar. 

İyi çiğneme –ki bu işlem gıdanın cinsine bağlı olarak 50-60 defa çiğnemeyi gerektirebilir-  sindirim sürecinin ilk safhasının, özellikle, karbohidratların ön sindirilmesini sağlar ve ağza alınan gıdaları alkalileştirerek daha ileri sindirim safhalarına hazırlar. 

Bu işlemin tam olarak yapılması halinde katı gıdalar yutulmadan önce yeterli olarak çiğnenerek sıvı hale getirilirler ve sıvı gıdalar ise hemen yutulmayarak, katı gıdalar gibi bir süre ağızda tutularak alkalileşme sürecinden faydalandırılırlar. 

İyi yapılması halinde, çiğneme işlemi, baştan sona kadar sindirme sürecinin başarılı geçmesini, etken bir metabolizma oluşmasını ve onu takiben de o ana kadar işlenen gıdanın vücutça emilmesini garanti eder. Bu şekilde, ayrıca sindirim sonunda biriken katı ve sıvı artıkların atılmasına büyük çapta katkıda bulunmuş olur.  

İyi çiğnemenin bir diğer faydası da, bu süreç sırasında sinir sisteminin haberdar edilmesidir. Bu süreçte  beynin uygun merkezleri bütün sindirim sistemini geleduran gıdalar hakkında bilgilendirir ve onlara uygun ve yeterli sindirim enzimlerini üretmeleri için vakit kazandırmış olur.  Böylece bütün sindirim organları vazifelerini başarı ile yerine getirebilirler. 

Bu ağızda başlayan ilk sindirim ve bu sırada dişlerin ve diş etlerinin orada oladuran alkalileşme sürecine dahil olmaları onların sağlığının korunmasına küçümsenmeyecek bir oranda olumlu bir katkıda bulunmuş olur. Bu noktada, çiğnemenin vücuda giren gıdadan optimum fayda teminindeki önemini bir defa daha belirtmek için bu konuda diğer canlılarla bir mukayese yapmakta fayda görülmüştür. 

Şöyle ki, bütün canlılar, hem etobur ve hem de geviş getirenler de dahil olarak, otoburlar kendilerine gerekli olan bütün besinleri, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak, sadece bitkilerden alırlar. Özellikle, geviş getiren otoburlar, bir defa bu gıdaları topladıktan sonra, onlardan azami bir fayda sağlamak üzere, çok defa rahat bir yere çekilip onları tekrar ağızlarına getirip yutmadan önce gerektiği kadar bir sürece çiğnerler.    

Ağızda yeterince sindirilmemiş ve mide (özellikle proteinler) ve bağırsaklar (özellikle karbohidratlar, nişasta, yağlar, vitamin ve mineraller gibi gıdalar) gibi diğer sindirim safhaları için iyi hazırlanmamış olan gıdalar bütün sindirim sistemi boyunca bazı sindirim ve emilme zorlukları çıkarır ve problem yaratırlar. 

Yani, çiğnemenin iyi beslenmede çok yaygın zincirleme etkisi vardır. Bu birici safhada uygulanacak bilinçli bir tutum hiç küçümsenmeyecek kadar önemlidir. Bu nedenle, gıdanın yeterli ve iyi çiğnemesine ilgi gösterilmesinin diğer safhalara etkisinin büyük olacağı unutulmamalıdır.  

II. SU İÇİLMESİ 

Vücudun % 70’nin ve damarlarımızda dolaşan kanın % 90’ının su olduğu düşünülünce, ne tip su içtiğimiz, onu nasıl içtiğimiz, ve ne kadar su içtiğimizin, vücut sıvılarındaki pH seviyesinin dengede tutulmasında ki büyük önemi anlaşılacaktır. Su, yenilen gıdaların hazmı ve vücutça emilmesi için gerekli olup, büyük çapta onun alkali doğası nedeniyle de, vücudun genel fiziki, akli ve psikolojik sağlığının idamesini sağlar.     

Saf su (H2O) alkali özelliğindedir. Onun pH seviyesi, içindeki faydalı ve zararlı mineraller, mikroorganizmalar (iyi ve zararlı bakteriler gibi) ve zehirli elemanların varlığına bağlı olarak ya alkali yönünde artar veya asit yönünde azalır. 

İçerdikleri mineral konsantrasyonlarına bağlı olarak termal (şifalı ılıca suları) sular bir çok hastalıkların tedavisine yarayacak çeşitli iyileştirme özelliklerine sahiptirler. Fakat, onların içilmesi veya içlerinde banyo yapılması, ilgili konulardaki uzmanların kontrolü altında olmalıdır. 

Ne tip su içmeli?

Eskiden olduğu gibi ve belki şimdi de, dünyanın bazı yerlerinde halk günlük içme sularını doğrudan doğruya kaynaklardan almaktadır. Bu sular genellikle doğal ve de temizdirler. Onların yüksek iyileştirme etkinlikleri daha çok dışardan gelenlerden çok, o ortamın veya benzeri ortamların insanlarına uygun olmaktadır. Civarın halkları, hangi kaynak sularının içilebileceğini, hangilerinin ise içilemeyeceğini, ya kendi deneyimleri sayesinde veya geleneksel bilgilere dayanarak bilirler. Bazı hastalıkların iyileştirilmesine yarayan şifalı suları ise ya dikkatlice kullanırlar veya zehirli olduğu saptanmış olanları hiç kullanmazlar. Günümüzde bu tip bir saptama için yeni faktörler devreye girmektedir.  

Günümüzdeki yaşam biçiminde, içme suyu ya şehir-kasaba-köy şebekelerinden ve de genellikle yerinden alınışta ve nakil sırasında olabilecek zararlı maddelerin giderilmesi için filtre edilmiş ve klorlanmış olarak evlere kadar gelmektedir veya doğal veya gaz katılmış olarak şişeler içinde satın alınmaktadır. Şimdi iyice anlaşılmıştır ki birinci halde, suya çok fazla klor katılması vücuda zararlı olabilmektedir

Şişe suyu kullanılması halinde ise, en iyi halde bu sular içilebilir diyebiliriz, ancak taze değildirler. Onların bu duruma gelinceye kadar geçirdikleri süreç boyunca hayat verme güçleri yok olur.  En kötü halde de, bu suların alınmasından kullanılmasına gelinceye kadar geçen süreç içinde bazı ihmaller nedeniyle, onlara zararlı maddeler karışmış olabilir. Bu açıklama, onların kullanılmasından kaçınılmasını telkin etmek için değil, fakat bu tip tehlikelerin varolabileceği hususunda bilinçli olunması gereğini belirtmek için yapılmıştır.  

Böylece, geriye kalan içme suları ya tamamen arındırılış olanlar (bu durumda, su bu arındırma sürecinde içindeki zararlı maddelerden arınırken faydalı minerallerini de kaybedebilir) veya kaynatılarak kullanılanlar ( bu durumda da içindeki minerallerin ve klorlu musluk suyu ise içerdiği klorun yoğunluğu artar) olacaktır. 

Diğer bir alternatif ise, periyodik olarak kontrol edilmek ve ara ara da filtreleri değiştirilmek üzere, suyun eve girişine takılmış arındırma aletleri kullanmak olacaktır. Bunlar hem zararlı maddeleri ve kloru yok edecek gibi ve fakat içerdikleri faydalı alkali özellikli mineralleri tamamen kaybetmeden belirli bir seviyede tutabilecek gibi ayarlanabilmektedirler. Zaman zaman yapılacak uzman kontrolleri ile bu tesislerin uygunluğunu koruduğu saptanmalıdır.

Su nasıl içilmeli?

Su, vücudun alkali dengesinin bozulmaması için normal olarak yemekler arasında içilmeli. Fakat, şeker hastaları veya diğer hazım zorluğu çeken bazı kimseler, yemek yerken su içme ihtiyacı duyar veya içmek zorundadırlar.  Bu durumlarda doğaldır ki yemek sırasında su içmeleri önlenemez. Ancak suyu yudum yudum ve ağız boş iken almalarında ve ağızdaki alkali salgılardan faydalandırmak için de yutmadan önce suyu bir an ağızda tutmalarında fayda vardır. Her halükarda, protein gıdalar yenilirken, su içilmemesi iyi olur. Zira vücut sıvılarının ve dokularının asit miktarının artmasına yol açar. 

Yukarıda belirtildiği gibi, protein bakımından zengin gıdalar midede ve hidrokloridrik (HCl) salgının oluşturduğu asit bir ortamda sindirilirler. Bu süreçte bilinçli çiğneme nedeniyle önceden yapılan bilgilendirme sayesinde  HCl salgılanmış olarak midede gelecek protein ağırlıklı gıdaları sindirmek üzere hazır olarak bulunacaktır. 

Bu gıdalar, her çeşit et, süt ve süt mamulleri, ve de bakliyat ve fındıkgillerin bir protein kısmını içerir. Bütün bu gıdalar bir defa midede sindirilince ve de sindirim sisteminin diğer safhalarında giderek alkalileştirilerek metabolize olup vücutça kan deveranı yoluyla emilirler. Eğer. Tam midede sindirim süreci başladığı zaman su içilirse orada hazır bulunan   asit yoğunluğu azalır ve milde gerekli yoğunluğu tekrar temin etmek için daha çok HCl asit salgılanmasını gerektirir. 

Bu yeniden eklenen asit hem orada sindirileduran katı gıdaların ve de mevcut sıvıların daha çok asitleşmesine ve sonunda da bütün organ ve dokuların vücutta dolaşan daha asitleşmiş bir kan ulaşımı yoluyla gereğinden fazla asitleşmesine yol açar. Bilinçli bir biçimde su içmekle bu gelişme rahatlıkla önlenebilir. 

Bu vesileyle şarap gibi az miktarlarda alındığında kendi başına sağlığın korunmasında çeşitli faydaları olan sıvı gıdalar hakkında bir kaç söz söylemek yerinde olacaktır. Şarap, özellikle kırmızı ve kısmen bekletilmiş şarabın sağlığa faydalı olduğu bilinmektedir Şarap, her halükarda, yudum yudum ve de genellikle yemek yerken içilmelidir. Mamafih, yudumlar ağız boşken alınmalı ve bir an ağızda tutularak şarabın tükürük bezinin alkali salgısından faydalanmasına imkan verilmelidir.

Bu konuda son ve fakat hiç bir yönden daha az önemli olmayan diğer bir husus da yenilen ve sindirilen gıdaları. solunan havanın ve de hızlı ve stresli yaşam biçimlerinin ve bunlarla birlikte durmadan bozulan çevre ve yaşam koşullarının vücut üzerindeki asitleştirme etkisini ve bu konuda önemli tedbirler almak zorunluluğunu hatırda tutmaktır.

Su doğası itibariyle alkali olduğu için büyük iyileştirme gücüne sahiptir. Bu nedenle sağlığın korunması bakımından ne kadar çok içilirse o kadar iyi olacaktır. Sadece iyi kalitede olduğunun saptanması gerekir. Elden geldiğince, gazlı sular ve bütün asit yüklü içeceklerden hem yemek sırasında ve hem de yemekler dışında uzak durmalıdır. Bu husus, özellikle sağlığı bozuk kişiler için kritik derecede önem taşır.

Su ne miktarlarda içilmeli?

Sağlığın uygun sınırlar arasında kalması ve vücut sıvıları ve dokularının pH seviyesini nötr bir seviyede tutulabilmesi için normal olarak içilmesi gerekli su miktarının en az 2 veya 3 litre civarında olmasına çalışılmalıdır. Bu önerinin her ne kadar bilimsel olarak bir savunmasını yapmak zor olsa da doğası alkali olan suyun kan damarlarında dolaşması sırasında kanı ve böylece de değdiği bütün organ ve dokuları alkalileştireceği düşünülürse çok su içilmesinin sağlığa faydalı olacağı savunulabilir. 

İçilmesi gerekli su miktarı kişiden kişiye değişebileceği gibi hava sıcaklığı, nemlilik derecesi, fiziki hareketler, ve buna benzer diğer faktörlere da bağlı olarak ta değişebilir. Gün içinde alınan diğer sıvı gıdalar da içerdikleri sıvı miktarlarına bağlı olarak vücudu hem hidrat ve hem de alkali tutabilirler. Zaten en önemli olan da vücudun yeterince hidrat ve alkali bir ortam içinde kalmasının sağlanmasıdır.

Her sabah ilk iş olarak bir veya iki bardak (200 veya 300ml) ılık su içilmesi güne zinde ve sağlıklı başlanmasında faydalı olacaktır. Bunun gibi yatmada önce de bir bardak ılık su içilmesi vücudun gün içinde kaybolan alkali seviyesini yükselterek iyi bir gece dinlenmesine yardımcı olacaktır.

Bu sulara bir kaç damla limon veya lime suyu damlatılması onların sağlığa katkısını artıracak  ve daha da içimli yapacaktır. İçilen suyun vücuda tam faydalı olması için, su daima küçük yudumlar halinde içilmeli, ağızda bir an tutulmalı ve de hiç bir zaman çok soğuk olmamalı. Yani, dolu bir bardak su hiç bir zaman bir defada içilmemeli.

Devamı var.

Ayten Aydın (aydin@flashnet.it)

Leave a Reply

%d blogcu bunu beğendi: